image

Türkiye 15 Temmuz gecesi bir darbe girişimine maruz kaldı. Bu olayı ve sonrasında yaşanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

15 Temmuz Kalkışması, siyasete dizayn vermek üzere yapılmış dış destekli müdahalelerden biriydi. Tabi bu kalkışma devam eden bir sürecin sonucu olarak okunmalıdır. Biz bu kalkışmanın adından Sayın Cumhurbaşkanımızın da üst akıl olarak nitelendirdiği yapıya karşı toplumsal bir mutabakat bekliyorduk. Yenikapı’da yapılan mitinge sadece Meclis’teki üç partinin davet edilmesi, sürecin devamında ABD ve uzantıları ile ilişkilerin seyrinde devam etmesi hem ülkemiz hem de halkımız adına üzüntü verici bir durum olmuştur.

15 Temmuz’un öncelikle bir sonuç olarak okunmasının gerekliliği neden önemli?

FETÖ diye tabir edilen yapılanmanın Türkiye’de kırk yılı aşkın hangi çizgide olduğu bellidir.  Bunun farkında olmamak için kişinin tamamen gözü kapalı yaşaması lazım. Ben İmam Hatip Lisesinde MGV sınıf temsilcisiyken malum yapılanmayla alakalı kanaatlerim vardı. Daha ortaokul birinci sınıftayken bu yapıyla ilgili kanaatlerim vardı. Çünkü biz Milli Görüşçüydük ve küçük yaştan itibaren bu ülkede kim emperyalizmin hesabına çalışır, kim ülkemiz için ter akıtır, bunun farkındaydık. Milli Görüş hareketi herkesi kucaklayan bir hareket. Siyasi yelpazenin en solundan en sağına her grupla en rahat iletişim kurabilen, bu ülke insanının hayrına olacak her işe evet diyen bir yapıyız. CHP ile kurduğumuz koalisyonda Kıbrıs Barış Harekatı’na birlikte karar verdik. Görünürde mütedeyyin bir insan olan Fetullah Gülen kendisinin Milli Görüş hareketiyle bir doku uyuşmazlığı yaşadığını defalarca ifade etti. Bunun sebebi bizim kadrolarımızın emperyalizmin, Siyonizm’in tuzaklarına karşı olan duyarlılığıydı. Şimdi Milli Görüş ile birlikte olmayı doku uyuşmazlığı olarak kabul eden bir grubun Milli Görüş’ten ayrılanlar tarafından tanımıyor, bilinmiyor oluşu mümkün değil.

Bu sürecin sonunda 15 Temmuz beklenebilir bir olay mıydı?

Liyakat gözetmeden kadrolaşmanın, soru çalarak kadrolaşmanın, kendinden olmayanlara karşı her türlü haksızlığı yaparak kadrolaşanların niyeti bellidir.  Yasadışı dinlemeler, kripto yazışmalar, güvenlik güçleri içerisindeki yapılanma çalışması bu niyetin bir göstergesidir.

15 Temmuz girişimini sadece bununla açıklayabilir miyiz sizce?

Bu girişimi FETÖ denilen yapılanmanın destek almadan yapmış olduğunu düşünemeyiz. Ayrıca, 15 Temmuz’dan önce Türkiye’ye gelen, gizli görüşmeler yapan ABD’li askeri yetkililer var, Adana’da ve Erzurum’da onların yaptıkları toplantılar var. Bunların değerlendirilmesi lazım. Yine ABD’li yetkililerin darbe girişimi esnasında en başta darbeye karşı cümleler kurmaması söz konusu. Ayrıca Fetullah Gülen’in ABD’de bulunması ve herhangi bir yetkilinin onun aleyhinde bir ifadenin bulunmaması gibi gerçekler var.

Dış bağlantıların etkin olduğunu mu kast ediyorsunuz?

Elbette. Türkiye’de ve İslâm coğrafyasında bir mesele yaşanmadan önce CIA veya MOSSAD kontrolündeki medya kuruluşları bir ön hazırlık sürecine giriyorlar, bazı konuları köşe yazılarında irdelemeye başlıyorlar.

28 Şubat sürecinde olduğu gibi...

Evet, o dönemde çok yaşadık. 28 Şubat süreci yaşanmadan önce Türkiye’de ve Avrupa’da Siyonist yapılarla irtibatlı medya kuruluşları bunu köşe yazılarına taşıdılar. Türkiye’deki postmodern darbe yurtdışındaki gazetelerde, düşünce kuruluşlarında hazırlandı, ondan sonra servis edilmiş oldu.

Medyanın rolüne ilişkin bu değerlendirmeniz sadece askerî müdahalenin normalleştirilmesiyle mi ilgili yoksa doğrudan darbenin yapılışındaki bir rolle mi ilgili?

28 Şubat süreciyle ilgili evet. Postmodern darbenin zihinlerdeki etkisi medya vasıtasıyla olmuştur.

Darbe girişiminin ve malum yapılanmanın ABD ile ilgili olduğu kadar çok fazla anılmayan İsrail ile de ilgili olduğunu mu düşünüyorsunuz?

İsrail bizim için kırmızı çizgidir. Bir Mavi Marmara süreci yaşandı. Türkiye’deki insanlar inançlı insanlardır, Filistin’den, Kudüs’ten vazgeçemeyiz. Kudüs bir turnusol kâğıdıdır, bir insanın oraya nasıl baktığı, yaptığı işler için bir ölçüdür bizce. Mescid-i Aksa, Kudüs ve Mavi Marmara meselesinde malum yapının hiçbir olumlu değerlendirmesini, sahip çıktıklarını işitmedik. Mavi Marmara için “İsrail yetkililerinden izin aldılar mı?” diyen Gülen’i gördük. AB ile ilgili süreçte de biz bu tarz birlikteliklerin ülkemiz için uygun olmadığına inanmaktayız. Ama bu yapı bu konuda da AB taraftarı davrandı. Batı ve ABD mutlak bir güçmüş gibi ifadeler kullandılar her zaman. Sayın Cumhurbaşkanımızın üst akıl olarak ifade ettiği güçler bizim için nettir; ABD, İsrail, AB, İngiltere. Emperyalist, Siyonist yapılardır bunlar. Türkiye’yi Suriye gibi iç savaşa sürüklemek istiyorlar. Bu yüzden mesele, sadece askerî darbe olsun, siyasîlere hapse atılsın meselesi değildir. Mesele, darbe girişimiyle birlikte bir iç savaşın çıkartılması, insanımızın birbirine düşürülmesi, Türkiye’nin parçalanmasıdır. Çözüm sürecinde de zaten bu niyeti gördük. Bunun da arkasında Büyük İsrail Projesi vardır.

Cumhurbaşkanı ve başbakanın üst akla yönelik söyledikleriyle uygulamalar arasında bir zıtlık görüyor musunuz? Örneğin İsrail ile daha önce yapılan ve İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ün kabul edildiği anlaşma 15 Temmuz’dan sonra TBMM’de onaylandı. Çelişkiler yok mu sizce?

Biz niyet okuyuculuğu yapmıyoruz. 15 Temmuz Kalkışması Türkiye’nin gerçek dostları konusunda herkes için bir eğitim oldu. Türkiye’deki emperyalizmin emrindeki yapılar her zaman için ABD’yi, İsrail’i, AB’yi, İngiltere’yi dostumuz, vazgeçilmez müttefikimiz gibi sundular.  Maalesef çoğunluk buna inandı. “Reel politik var, ABD, AB, İngiltere ve İsrail’siz olmaz, bunlar dünyanın süper güçleridir, bunları karşımıza alırsak kaybederiz” denildi, bu mantık zihinlere yerleştirildi. Bu konuyla alakalı net bir karşı duruşa Milli Görüş hareketi sahip oldu.

İktidar partisi net değil mi?

Hatırlarsanız yıllar önce ABD dışişleri bakanıyken Condoleezza Rice, “Bizim için Türkiye’deki idarecilerin ne söyledikleri değil, ne yaptıkları önemlidir” demişti. Çok ilginç bir cümle. Bizler insanların zihinlerini, niyetlerini okuyamayız. Ancak zahiren bakarız ve fiiliyata göre bir değerlendirme yaparız. 15 Temmuz sürecinden sonra, üst aklın ABD olduğunun net bir şekilde ifade edilmesi, dost ve müttefiklerle ilgili sınırların net bir şekilde çizilmesi gerekirdi.

Yapılan anlaşma 15 Temmuz’dan sonra imzalandı…

İsrail ile ilgili mesele 28 Haziran tarihinde gerçekleştirildi. 28 Haziran tarihi çok ilginçtir. Bundan 20 yıl önce D-8 ile ilgili adım da Refah-Yol döneminde atıldı. Rahmetli Erbakan hocamız İslâm Birliği çalışmasını yaptı. Siyonist yapılar tarihlere çok dikkat ederler. Hocamız da dikkat ederdi. 1897 Basel Konferansı’nda İslâm’ın ortadan kaldırılması, Büyük İsrail’in kurulması gibi Müslümanlarla ilgili sıkıntılı kararlar verilmişti. Bunun yüzüncü yılında Erbakan hocamız da 1997’de Basel’e giderek İslâm Birliği ile yapılmış olan çalışmaların reddiyesini gerçekleştirdi. Bugün onların 28 Haziran tarihini tercih etmeleri de D-8 çalışmalarına karşı bir cevabî adım atmak içindi. Bu anlaşmayı kabul etmemiz kesinlikle mümkün değil. Meclis’teki bütün partiler tarafından bir reddiyenin ortaya konulması gerekirdi. Meclis’teki milletvekillerini tanırız. Birçoğunun geçmişinde Kudüs ile alakalı yürüyüşler, İsrail’e karşı tavırlar var. Ben bir gençlik hareketinin genel başkanı olarak soruyorum: Onlar için Kudüs yürüyüşü ne anlam ifade ediyordu ve şimdi İsrail ile yapılan anlaşma ne ifade ediyor? Meclisteki çoğu milletvekili İsrail’in ne olduğunu bilmesine rağmen bu anlaşma onaylandı. Ertesi gün de zaten dalga geçer gibi Gazze’yi bombaladılar. Anlaşma garabet bir anlaşma.

Garabet olarak nitelemeniz Kudüs’ün durumuyla mı ilgili?

Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs bizim için çok önemlidir. Anlaşma metninde Ankara’nın muadili olarak da Kudüs’ün yazılması kabul edilmez. İşgalci İsrail’in başkenti Tel-Aviv’dir. Kaldı ki bize göre İsrail’in bir karış Filistin toprağında hakkı yoktur. Yine üzücüdür ki tesettürlü bir milletvekili Ravza Kavakçı tarafından savunulmak durumunda kaldı bu anlaşma. Diğer taraftan da muhalefet partilerinin sözcüleri bu anlaşmayı sözde eleştirirken oylamada üç parti toplam 16 hayır oyu verdi.

Muhalefet de bu süreçte sessiz kalmış oldu…

Evet. Hatırlarsanız 1980’de İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesine Türk hükümeti bir tepki vermeyince, o dönemde 24 milletvekili olan MSP, Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen hakkında gensoru önergesi vermişti ve bakan düşürülmüştü. O dönemde hangi zihniyetten olursa olsun, solcusundan sağcısına milletvekilleri bu durumu kabul etmediler ve İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesine karşı durdular. Yine Türkiye’de bir partinin, MSP’nin kapatılması ve sonrasında gelen 12 Eylül darbesi, Kudüs yürüyüşü neticesinde gerçekleşti. Rahmetli hocamızın Konya’da Kudüs ile alakalı bir yürüyüş gerçekleştirdi ve süreç başlamış oldu.

Üst akıl açıklamalarını samimi bulabilir miyiz bu durumda?

Biz temenni ediyoruz ki bu konuda samimi olsunlar. Biliyorlar, bilmedikleri bir husus değil. Dirayet gerekir, cesaret ve kararlılık gerekir.

Anlaşmayla ilgili İHH da ablukanın meşrulaştırılmasından söz etti. Bunu hükümetle bir ayrışmanın su yüzüne çıkması olarak mı değerlendirmek gerekir? Yoksa içeriye ve dışarıya dönük farklı açıklamaların bir örneği olarak mı görülmeli?

İHH, Türkiye’de ve dünyanın birçok bölgesinde etkin bir kuruluş. Mavi Marmara’yı da onlar organize etti ve orada dokuz şehidimiz var ve gazilerimiz oldu. İHH’nın Kudüs’ün başkent ilan edilmesi ve ablukanın resmîleşmesiyle ilgili açıklamaları da bizim kanaatlerimize uygun. Arkalarında durmaları gerekir.

Geçmişte Müslümanlarla müşrikler arasında Hudeybiye Anlaşması imzalandığında zahiren Müslümanlar bazı şeyleri kaybetmiş göründüler. Ama bu anlaşma vesilesiyle Müslümanların devletleşmesinin yolu açıldı. Böylece Müslümanların devleti resmîleşmiş ve orada ilan edilmiş oldu. Şimdi bugün birileri onur kırıcı her durumu Hudeybiye olarak nitelendirerek aklamaya çalışıyor. Ama bugünkü anlaşmanın bir gün sonrasında Gazze bombalandı. Hudeybiye ile ne alakası var?

Sizin Şubat ayında “Bizi İsrail ile barıştırıp İran’la savaştırmak istiyorlar” şeklinde bir ifadeniz olmuştu. Mevcut gelişmeler de söylemiş olduğunuzu doğrulamış gibi görünüyor. Buradaki bir diğer unsur olan İran ile ilişkilerimiz hakkındaki görüşünüzü öğrenebilir miyiz?

ABD on bin kilometre uzaktan bu coğrafyayı dizayn etmek istiyor ve Türkiye’yi de kendi emelleri için kullanıyor. NATO, ABD ve İsrail hiçbir zaman İran’ın lehine bir hareket tarzını benimsemezler. İran’ın aleyhinde hareket ederken de bizim insanımıza “İran güçlü ve Müslüman bir ülke, gidip bizim adımıza bunlarla mücadele edin” demezler. Nasıl yaparlar? Türkiye’deki ve dünyadaki taşeron yapılar aracılığıyla bir iç kargaşa başlatırlar. Batı bize Ortadoğu diye bir kavram servis ederek yakınımızdaki, sınırımızdaki ülkelerle aramızı fersah fersah açıyor. Türkiye’nin hemen yakınındaki İslâm coğrafyasındaki gelişmelerle ilgili biz adımımızı sadece reel politik için atarsak kaybederiz. Diğer taraftan dost ve müttefiki olduğumuz ve üyesi olduğumuz NATO ülkeleri çerçevesinden bakarsak yine kaybederiz. Bizim için İslâm ülkeleriyle irtibatın, NATO ülkeleriyle irtibattan kıymeti daha fazla. Bunu kıyas bile edemeyiz. Bizim inancımızdan dolayı bir yakınlığımız var, ayrıca kız alıp vermişiz biz, bu topraklarla akrabayız. Bir coğrafyayla ilgili ancak sahipleri karar vericidirler. Evin içindeki düzenlemeleri aile yapar ve İslâm coğrafyası bütünüyle bir ailedir. Bu sebeple biz NATO üyesiyiz diye matematik hesaplarıyla buraya müdahale edemeyiz.

Suriye konusunda da aynı açmazlar var…

Suriye’de de ABD kendisi müdahil olmuyor, kullandığı yapılar var ve bir vekâlet savaşları yürütülüyor. Türkiye’de de bazı akademisyenler, yazarlar aracılığıyla mezhep kavgaları başlatmak istiyorlar. Oysa insanımızın mezheple alakalı bir tartışması gündemde değil. Vatandaşımızın öncelikleri farklı; açlık, işsizlik, güvenlik, terör var. İnanç açısında da mezhep kavgalarına izin vermeyecek durumlar var. Bunlar öncelikliyken bazı insanlar mezhep kavgalarını gündeme getirdiler.

Bazı gruplar adına konuşan hocalar da buna devam ediyorlar gibi…

Evet. Gazze bombalanıyor, İran ile ilgili cümleler kuruluyor. Fıkıhta bir ölçü vardır; “Ehl-i kıble tekfir edilemez.” Ben İran’a gittim, oradaki insanlar benim dinim Şiîlik demiyor. Filistin davasına sahip çıkılıyor. Birilerinin mezhep kavgalarını öne çıkarmalarında başka birilerinin müdahalesi söz konusu. Böyle bir durumda iki Müslüman yan yana gelmiyor. Sonra Türkiye’de bazı gazeteler, “İran İsrail’den daha tehlikeli” manşetlerini atabiliyor. Oysa bizim kırmızı çizgimiz İsrail’dir; çünkü gaspçıdır, haramîdir, işgalcidir, terörün merkez üssüdür. İsrail’e karşı en net tavrı sergileyen bir devletle ilgili böyle cümleler kuruluyor. Bizim Müslümanların farklılıklarını değil, ortak paydalarını öne çıkaran bir sürece ihtiyacımız var, bizi bunlar bir yere taşıyabilir. ABD yanlısı haber siteleri mezhepçiliği, İran düşmanlığını artıran paylaşımlar yapmaktadır. Türkiye’nin ABD ve NATO’nun yanında bölgeyi dizayna kalkışması yanlıştır. İslâm ülkeleriyle beraber tamir sürecine girmesi gerekir.

Türkiye’yi İran’a karşı konumlandıranların İslâm’ı da bölgedeki ABD ve Rusya arasındaki çatışmanın bir unsuruna indirgiyorlar diyebilir miyiz?

Suriye’de vekalet savaşları yaşanıyor. Silahlı unsurların neredeyse tamamını ABD ve Siyonizm finanse ediyor. Rusya’nın rejim yanlılığı da menfaatleri gereğidir. Rusya ve ABD arasında sıcak bir temas olmasına ihtimal vermiyorum.  İki ülke de kendi menfaatlerini gözetir. İran, Irak ve Suriye’den sonra hedefin Türkiye ve kendisi olduğunun farkında. İran ve Türkiye’nin karşı karşıya getirilmesi ise tüm İslam coğrafyası için bir facia olur.

Darbe girişimini müteakip Cumhurbaşkanının bir Rusya ziyareti oldu ve bu bir yakınlaşma olarak yorumlandı. Siz yakın dönemde Türkiye’nin ABD’den uzaklaşıp Rusya’ya yaklaşmasını bekliyor musunuz?

Bu karşılıklı ziyaretler, Türkiye’nin ABD ile diyaloğunun daha iyi hâle getirilmesi için de olabilir. Joe Biden Türkiye’ye geldiğinde malum medyada vali yardımcısı tarafından karşılanması öne çıkarıldı sürekli. Ama geçmişte de daima vali yardımcısı karşılamıştır. Bunlar sanki pazarlık sürecinin parçaları. Daha önce de bazı gerginlik dönemlerinde Shanghai Beşlisi’nden bahsedilmiş, Çin’le anlaşmalar gündeme getirilmişti. Neticeyi biliyorsunuz. Maalesef ben iktidarda ABD’den uzaklaşacak bir kararlılık göremiyorum.

Cerablus’a yapılan Fırat Kalkanı harekâtıyla ilgili de bakış açınızı bu noktadan mı belirliyorsunuz?

Bazı ifadeler kullanıldığında insanımız olumsuz tepkiler verebiliyor. Ama kanaatimiz odur ki Suriye’nin bir yönetimi var ve onlarla görüşmeden bölgeye müdahale etmenin oluşturacağı açmazlar söz konusu. Beşer Esad’ın yaptığı zulümleri hepimiz biliyoruz, amacımız onu meşrulaştırmak değil. Ama Suriye’nin on parçaya ayrılması belli gruplara menfaat sağlıyor ve Suriye hükümeti İŞİD’i de PYD’yi de terörist unsurlar olarak görüp onlarla mücadele ederken Suriye’nin mevcut yönetimiyle görüşülerek adım atılmalı diyoruz. Türkiye’ye gelen üç milyon Suriyelinin beş yıl önceki ülkeleriyle şimdiki durum arasında bir mukayese yapmalarını isterseniz bazı şeyler anlaşılır. Beşar Esad’ın zulmettiği, muhbir yapıları kurduğu, akla hayâle gelmedik sıkıntıları çıkardığı Suriye’yi mi tercih edersiniz şimdiki Suriye’yi mi? Belki yüzde doksanı eski dönemi tercih ederler. Türkiye bölgede ABD’nin, NATO’nun adına hareket etmeyip bir iletişim ağı kursa Şam’a kadar ilerleyebilir ve mevcut Suriye yönetimi de bundan razı olur.

Tarihsel olarak bakarsak, Osmanlı Devleti’nin çöküşünden bugüne gelinen süreçte İslâm coğrafyasında bu ağ üzerinden bir bütünlük imkânı mümkün mü sizce? Ya da sizce gelecekte ülke olarak durmamız gereken yer tam olarak neresidir?

Beş yüzyıl önce üç tane İslâm coğrafyasında üç devlet vardı: Babür, Safevi, Osmanlı.  Avrupa’da ise 1600 şehir devleti vardı, 1600 şehir devleti; her birinin ayrı masalı, destanı kahramanı, marşı, bayrağı vardı. 1789 Fransız devrimi ile Batı’da şehir devletlerinin yerini ulus devletler aldı. 30 kadar olus devlet oluştu süreç içinde. Aynı Fransız devrimi, renk, dil, ırk farklılığına rağmen birlikte yaşayan Müslümanların arasına bir virüs yerleştirdi. Irkçılık virüsü. Bugün Avrupa’da 30 ulus devlet Avrupa Birliği çatısı altında tek devlet olmanın peşindeyken İslam coğrafyası 60 parça oldu. Oysa İslâm topluluklarının bir araya gelmesi için birçok saik var. İnancı insanın tavrını belirler. Allâh bunun için ölçü koymuş “Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olmazsınız.” Bizim diyaloğumuzu bu belirler, yoksa ölçülerini Batı’nın çizdiği, reel politiğin gerekleriyle uluslararası ilişkiler belirlenemez.

Millî Görüş’ün özelliği bunu vurgulamasıdır; biz Yeni Bir Dünya diyoruz, yaptığımızı söylüyoruz, 1996-1997 yıllarında Refah-Yol çalışması var. Sekiz ülkenin birlikteliği var; ekonomik işbirliği, teknoloji, eğitim ortaklığı gibi uygulamalar bize yapabileceğimiz şeyler hakkında fikir veriyor. Batı ile birlikteliğimizde ise sürekli sırtımızdan hançerlendik. Bu da kimlerle birlikte olamayacağımızı gösteriyor. Yol haritasını hiç eğip bükmeye gerek yok, İslâm Birliği için terlemekle ilgilidir bu. İslâm ülkeleriyle bir araya gelmekten başka bir çözüm de yok. Biz inancımız uğruna terlersek Allah da bize yardım eder.
 

Anadolu Gençlik Dergisine abone olmak için, Tıklayınız



Şubelerimizi ziyaret edin!

Anadolu Gençlik Derneği şubelerinde sizi bekliyor.


07 Temmuz

KUDÜS ve FİLİSTİN Destek Birliği Konferansı

00:00
17 Haziran

Ümmetin Birlik ve Diriliş Günü KUDÜS

17:30
12 Haziran

YAZ ETKİNLİKLERİ

00:00
13 Mayıs

Ayasofya Camii'nde Sabah Namazı

00:00
13 Mayıs

Fethi ve Gençlik Şöleninde Buluşuyoruz...

17:00

Yukarı